|

Kimse alınmasın, sözlerim kendime

HuseyinASimsek_PSD-Kopie-1

 

Gerçek, gördüğüm kadar değil! Gerçek, bana görünenden ibaret olamaz! Baktığım açının dışındakileri yoksaymam, atgözlüğü taşımamdan olmasın mı?

Yeni bir internet gazetesi çıkarmak için yaz başında bir çalışma başladığında, bu gazetenin adının da “Toter Winkel” (Ölü Açı) olmasına karar verildiğinde, yayını tanımlayabilecek cümleler de kurmaya başladık. Benim aklıma gelen ve önerdiklerimi sıralamak, bunlar üzerinden hayattaki temel davranış tarzlarımızdan birine dair fikrimi paylaşmak istiyorum.

Gerçek, gördüğüm kadar değil! Gerçek, bana görünenden ibaret olamaz! Baktığım açının dışındakileri yoksaymam, atgözlüğü taşımamdan olmasın! Benim “ölü” sandığım, ama aslında “farklı hayatlar”la dolu birçok açı var! Her şeye, burnumun dikine ve daracık bir açıdan bakmamalıyım!..

Evrene, dünyaya, doğaya, topluma, insana dair sayısız gerçeğin, sonsuzcasına genişleyen binbir açısı var! O gerçeklerin her birine, benim “ölü” saydığım açılardan bakan başkası da, benim baktığım açıyı “ölü” sayıyordur. Yani bir tarafta “ölü”, öteki tarafta “hayat dolu” açılar yok aslında. “Ölü ya da “hayat dolu” varsayılmak, değişip duran bir hal. Mekâna ve zamana bağlı olarak, her açı hem “ölü” hem de “hayat dolu”dur. Aristo’nun “düz mantık”ıyla değil elbette, “fuzzy çağı”nın “hem hem de” düsturuyla!

Bunun böyle olması, hem “gerçek”in kendisi, hem de benim onu kavrama kapasitem, onunla kurduğum ilişkinin genişliği ve derinliğiyle yakından ilintilidir. “Gerçek”le ilgili, binlerce yıldan beridir sayısız tanımlama, belirleme yapılagelmiş. Dolayısıyla, önce şunu kabul etmeliyim: “Gerçek”in tapusu, mührü, kilidi -en azından sadece- benim elimde değil. Benim “gerçek”e getirdiğim tanım, anlamlandırma bana göre doğru. Doğrumun arkasındayım elbette, ancak onun “yanlış çıkma” ihtimalini yoksaymadan, bilimsel şüpheciliği elden bırakmadan.

Bir insan olarak, “gerçek” karşısında mütevazi olmak zorundayım. O gerçek ki sadece benim değil, hepimizin bilincinden bağımsız olarak vardır. Kendi somutluğuna, kendi nesnelliğine sahiptir. Asıl, aslolan “gerçek” böyledir. Bu söylediklerimden, “gerçek”i bir bütün olarak, a’dan z’ye kavradığımın iddia ve ilan edilmesi değil, “gerçek”e karşı bir pozisyon belirlemeye, “gerçek”e dair bir durum tesbiti yapmaya çalıştığım anlaşılmalıdır.

Asıl, aslolan “gerçek”i anlamaya, kavramaya çalışırken; düşünce ve duygu dünyamda adeta yeniden inşa, ama dönüp dışımdakilere karşı “tek ve asıl gerçek” diyerek ifşa etmekten çekinmediğim “benim gerçeğim” var bir de. “Benim gerçeğim”, benim bilincimden bağımsız olmadığı gibi, özneldir de. Aslolan gerçeğin bilincimdeki yansımasının çapı, gramajı; beni ve başkalarını, öznel dünyalarımızda yakınlaştırır da uzaklaştırır da. Her bir olay, olgu, durumda yollarımızın kesişip ayrışmasının esbab-ı mucibesi budur. Bu, “ölü” ve “hayat dolu” açıların da göreceli, öznel olduğunu gösterir.

Öyleyse, “ölü açı”ları sadece başkalarına fatura etmem, ne doğru ne de dürüstçedir. “Benim görmediğin açı, ‘ölü’dür!” Çoğumuza en yakın örnek sayılan trafikte, başka mekanik alanlarda olabilir, ama akıl ve duygu gözüyle de bakabilen, görebilen insanda olamaz. Bu da zaman zaman şöyle bir soru sordurur bana: Benim için “ölü açı” öncelikle kendim miyim? Sanki, biz insanların en kahredici, en öz-yıkımcı “kör parmağım gözüne” hali buymuş gibi geliyor bana.

Hadi biraz abartayım, bugüne kadar “ölü” saydığım açılara karşı mahçubiyetimin dürtüklemesiyle: On hanelik bir komda dünyaya geldiğimde, duyduğum ilk sese doğru bakmışım, bakış o bakış! Kulaklarımı da kapatmışım, başka sesler ulaşmasın diye.

O gün bugündür, hep kendimden öteye bakıyorum ve ne gördüğüm, çoğu zaman tartışmalı ve aslında muğlak. Doğru dürüst ve kararlı bir şekilde kendime, içime çevirdiğim yok bakışlarımı. Kendimi dışarıda, geride tutarak; burnumun dikine bakarken gördüğüm her şeyi, herkesi, her hali tanımlayıp, anlamlandırıp duruyorum. Dümdüz, direk, hep ve sadece karşıya bakmayı; doğruluk, doğru görmek sanıyor ve sayıyorum. Kireçlenmiş boyun kaslarım, kaskatı kesilmiş; bir kafa ve içinde bir beyin değil de bir boyunduruk taşıyorum sanki. Başımı çevirip başka açılardan bakmamakta ve bakmadığım bütün o açıları “ölü” saymakta da üstüme yok.

Abartının dozunu az biraz arttırıp devam edeyim: Çocukluğumun, o tereyağı, yumurta, un, (hatta bazen saman) karşılığında, yani takas usulüyle incik boncuk, çeşit çeşit şeker, üzüm vs satarak civar köyler ile ilçe arasında turlayıp duran Çerçi Tevfik’ten daha az değil yoksunluğum, daha geniş değil bakış açım, daha uzun değil ufkum. Mahzuni Şerif’in, “70 yaşında dedemde bir günlük fikir göreydim”, dediği o dedelerden biri de ben olacağım. Yıllar akıp gitmiş, mevsimler değişmiş defalarca, ama hep aynı nakaratta takılıp kalmışım: “Ah, yine yeşillendi erik dalları!” Bir kere yetmez, devam, biteviye devam: “Ah, yine yine yeşillendi erik dalları… Ah, yine yine yine yeşillendi erik dalları…”

Çifte standart, atgözlükleri, madalyonun bir yüzü sadece, hep aynı açı! Ama; “yeter”, “edi bese”, “nicht mehr”, “xonde beso” diyebilirim belki. Belli m’olur! Açarım artık ölü açılarımı. Gözlerimi, “ölü”ye saydığım açılara da dikerim. Bir tanesi dışında, -nasıl beceriyorsam- bütün pencereleri kapalı tutup hep aynı havayı soluyup, sonra da hangi akılla ve hakla, tıknefes kalışımdan yakınabilirim ki!

………………………………………………………………………….
www.hüseyin-simsek.com
huseyin.simsek@gmx.at

Sie müssen eingelogged sein, um ein Kommentar zu posten. Einloggen